30 Mart 2009 Pazartesi

Ruj Nasıl Üretilir?

Mini sınav zamanı!!! Kadınların çoğu tarafından günlük olarak yüzlerine kullandıkları, kurşun, inek beyni dokusu veya ezilmiş böcek kabukları içerebilen ürün nedir? (Aferin lan! Başlığa bakıp ne de güzel kopya çekiyorsun öyle!)
Ruj olduğunu tahmin edemezdiniz herhalde başlığa bakmasaydınız? İğrenç di mi? U.S Food and Drug Administration (FDA)'a göre endişelenmek için bir neden yok. Çok çok az miktarda kurşun kullanıldığından tehlike arz etmiyormuş. Deli dana mevzusundan sonra artık yaşlı ineklerin beyin dokuları kullanılmaz olmuş. Ayrıca da ezilmiş böcek kabukları ise tamamen güvenli olduğu açıklanmış.
Şu an itibariyle rujlara farklı bir gözle baktığınızı biliyorum; ama rujun temeline bakalım bir de... Kısaca rujlar tüp tüp balmumu, yağ, katkı maddeleri ve renk ile nemlendirici pigmentleri içerir. Ruj süren hanım kızlarımızın çoğu renk, dudakta nasıl durduğu ve ne kadar oldukları dışında hiçbir şey düşünmüyorlar. Markasına bağlı olarak 1 dolardan tutun da 100 dolara kadar (Bakın ne kadar enternasyonelim!) ruj bulunmakta. 18 karatlık altın ve pırlanta kaplı olmasından Guerlain marka ve $60.000'dan fazla olan ruj bile var!
Her ne kadar çeşit çeşit ruj ve çeşit çeşit renkleri olsa da rujların belli başlı malzemeleri var. Çantanızdaki rujun tepede liste olarak verdiğim malzemeler dışında içerebileceği bir sürü malzemesi var. Birçok kadın için makyaj yapmadan sadece ruj sürmek bile hayatlarını kurtarıyor. Hatta kendilerini rujsuz çıplak hissedenler bile var, ki bunlara anlam vermek imkansız. Biz erkeklerin her ne kadar baştan sona badana boya yapmış gibi makyaj yapmış hatunlara dibimiz düşse de her zaman doğal olanı, doğal güzel olanı severiz. Bu böyle biline...

24 Mart 2009 Salı

Nereden Çıktı Bu İngilizce'deki OK?

Arada bir "Geçmişte Bugün" içerikli sitelere giriyorum. Geçenlerde history.com'a girdim ve öğrendim ki İngilizce'deki "Ok" 170 yaşına girmiş. Ok biraz garip bir deyim. Tam olarak bir kelime değil, tam olarak bir cümle değil. Sadece 2 harfin yanyana gelmesiyle oluşmuş olmasına rağmen birçok anlama geliyor.
Eğer birisi size nasıl olduğunuzu sorarsa ("how you're doing?") "ok" cevabını yapıştırıveriyorsunuz. Nasıl ses tonuyla söylediğinize bağlı olarak değişen anlam taşıyıveriyor o an. Neşeli bir "ok" cevabı işlerin iyi gittiği gösterebilir. Buruk bir "ok" cevabı ise daha iyi olabileceğinizi ifade etmenizi sağlar. Hem soru hem de cevap niteliği taşıyabilir bu ok.
Soru: Biraz süt almak için markete gidiyorum, ok?
Cevap: Ok.
Herhalde İngilizce'de bu kadar verimli başka bir şey yoktur!
"Ok"in "oll correct"in kısaltması olduğunu ve ilk olarak Boston Morning Post gazetesinin 23 Mart 1839 basımında kullanıldığını öğrendim. "Oll correct" ise "all correct"in yanlış yazımıyış. Zaman içinde "all correct" "oll correct" olmuş ve kısaltılarak "ok" halini almış. Bir de bizim gençliğimize laf edilir "İnternet çıktı, chat icat edildi, Türkçe katliyamı oldu" diye! Demek ki neymiş? 1839'ların gençliği bugünkünden çok da farklı değilmiş... OK mi? OK!

23 Mart 2009 Pazartesi

Kediler Neden Mırıldar?

Halk arasında "makara çekmek" diye tabir edilen şeydir bu mırıldamak. Makara çekmek kedilerin bir nevi sosyal diyaloglarının repertuarı içinde yer alır. Bu ses, hava haraketlerinin diyaframlarının içine girerek büzülmesi sonucu çıkar. Enteresandır ki bu ses bazen çok çok hasta olan veya gergin olan kedilerde de duyulabilir; ama tipik olarak memnuniyetlerinin bir işaretidir. İlk olarak yavru kedilerin annelerinden süt emerken duyabilirsiniz.
Yetişkin ve evde bakılan kedilerde cinsel birleşme veya diğer sosyal durumlarda duyulabilir. Tıpkı köpeklerdeki gibi mırıldamak, başka kediler veya insanlara karşı tehdit içermeyen, yatıştırıcı bir sinyal olabilir.
İster inanın, ister inanmayın hali vakti yerinde, karnı tok sırtı pek kedilerimiz mutlu ve huzurluyken mırıldar.

19 Mart 2009 Perşembe

Röntgende İçimiz Nasıl Çıkıyor?


İyi soru...
Röntgenler derinizin içine doğru parlayan bir çeşit elektromagnetik ışınlardır. Işınlar vücut içindeki sert bir şeye veya bir kemiğe çarptığında gerisindeki fotoğrafik tablaya gösterim yapar. Doktorların içimizi görmeleri adına aslında süper aletlerdir röntgenler. Çok fiyakalı çıkabilirsiniz yani röntgenlerde şekil 1A :)

Kar Neden Beyaz?

"Her yerde kar var, kalbim senin bu gecee tralalala" şeklinde bir gün yaşıyoruz İstanbul'da... "Kar soğuğu var vallahi" diye diye karı çağırdık resmen. Bugünün anlamına yakışır bir bilgi daha vereyim öyleyse...
Parlak marshmallow renkli kar bizi parlak beyazı ile kör eder; çünkü beyaz ışığın ışınlarını yansıtır. karın kompleks yapısı ışığı emmektense kafes şeklindeki formunun içinden ışığın parlamasını önler.

Kar aslında birçok farklı renkte görülebilir. (Uslu çocuklar olursanız Şirinleri de görebilirsiniz di mi? Ya ya...) Kar yağışı sırasındaki hava kırmızı toz parçacıkları içeriyorsa kar, kırmızı görülebilir mesela. Toz parçacıkları arasında form almaya çalışan kar taneleri kırmızımsı renk alırlar. Kırmızı kar, havanın kırmızı toz parçalarıyla dolu Sahra Çölü'nden etkilenen Avrupa'nın bazı bölgelerinde görülebilir. Ayrıca belli başlı algler karı sarı, mor, turuncu, yeşil ve kırmızı renklerine boyar. Bazı insanlar da karı boyayan kırmızı alglerin aslında tadının kavuna benzediğini inanıyor ki bu tip insanlara akıl sır erdiremiyorum ben, şahsen, kendim...

18 Mart 2009 Çarşamba

Ağladığımızda Nasıl Oluyor Da Gözümüzden Gözyaşı Geliyor?

Vücudumuz tarafından üretilen kimyasal ve hormonllar içerdiği için gözyaşlarımız gözümüzden akar gider ağladığımızda.
Gergin olduğumuzda beynimiz ve vücudumuz aşırı tepki verir, bu kimyasalları ve hormonları üretmek için epey bir mesai harcar. Ağlamak aslında ihtiyacımız olmayan bu kimyasalları dışarı atmamıza yardımcı olur.
Bahsettiğimiz kimyasallar ve hormonlar vücudumuzu gözyaşı olarak terkederler. Gözyaşları aktıkça bu kimyasal ajanları geri çekerek üzüntümüzü veya stresimizi yatıştırırlar
İşte bu yüzdendir ki birçok insan ağladıktan sonda kendilerini daha sakin ve yepisyeni hisseder; çünkü üzüldüğümüzde, mutlu veya stresli olduğumuzda üretilmiş olan bu hormonlardan vücut "Ohh bea!" nidalarıyla kurtulmuştur.
Ağlamasına kıyamadığımız; ama öte yandan da bayıldığımız Chris Crocker'ı (Okura Ödev #6 : Chris Crocker kimdir?) tiye alan müthiş insan Seth Green'den Chris Crocker taklitli bir ağlama geliyor siz sevenler için:

17 Mart 2009 Salı

Kar Yağdığında Hava Neden Biraz Daha Isınır?

Kar sıcaklığıa neden olmaz; tam tersi bağıl ısıdır kara neden olan.
Çok soğuk havalarda, havanın içermesi gereken nem kapasitesi çok düşer. Suyun buharlaşmasıyla geriye kalan dondur. Aynı zamanda, buharlaşma azalır ve böylece havanın nemi düşük olarak kalır. Bu durumda kar şekil alamaz.
Daha sıcak havalar nemi doygunluk noktasına ulaşmadan önceye kadar tutabilir ve su buharı yoğunlaşmaya başlar. Yani, daha sıcak hava ılık alanlara doğru ilerlerken, sıcaklıktaki yükselmeyi hissetmekle kalmayız, fazla olan buhar da kar olarak şekillenip yağar.
Şimdi bu noktada bir de kar yağışının hemen ardından kar kesilip güneş açarsa "kar topluyor" geyiği var... Bu noktada ise konuyu blog dünyasında en iyi açıkladığını düşündüğüm bir yazarın bloguna yönlendiriyorum sizi...
Ve ayriyetten kar yağdığında Uludağlara'a gidip eller havaya yapan milletimize biraz zerafet öğretmek için çekiklerin memleketine yönleniyoruz:

Kendi Kendini Gıdıklayınca Neden Gıdıklanılmaz?

Dış ve iç olmak üzere beynimizi uyaran birçok uyarı vardır ve beynimiz bunları filtrelemeyi öğrenmiştir. Filtrelenmiş olanların en başında da bizim kendi kendimize yaptıklarımız gelir, ki mesela bir şeyler çiğnerken dilimizin hareketleri ile gıdıklanmayız.
Gıdıklandığınız zaman gülmeniz aslında gıdıklanma hissinin bize gönderdiği panik halinin bir çeşit tepkisidir. Herhalde arkanızda saklanıp sizi gıdıklayan insanın bunu yapmasını beklemiyordunuz değil mi? Bu, sanıyorum, mağara dönemindeki atalarımızın yırtıcıların varlığından haberdar olmaya karşı geliştirdiği bir defans mekanizması.
Kendi kendinizi gıdıklamaya çalıştığınız zaman tamamen kontrol sizdedir. Gergin olmaya ve dolayısıyla da tepki vermeye gerek yoktur.
Beynimizde beklenen uyarıcıları yok eden bölüm beyinciktir. Beyinciğini bulamayanlarınız için söylüyorum, beyincik beynin hemen altında karnabahar tribinde bir yapıdır. En basit olarak beynin diğer parçalarından alınan algısal sinyallerle birlikte hareketlerimizi kontrol eder.
Şimdi size hayatınızın sırrını veriyorum... Aslında kendinizi gıdıklamak mümkün!!! Tabii eğer beyinciğinizi kandırmayı başarırsanız... Araştırmalar gösteriyor ki elinizi hareket ettirmenizle gıdıklanmanız arasındaki 200 milisaniyelik gecikme sonucu tepki verebilirsiniz. Ha, ufak bir şeyi atlamışım... Bunu yapmanın tek bir yolu var: uzaktan kumanda!

3 Mart 2009 Salı

Sirk Çadırları Neden Daire Biçimindedir?

Aranızda İngilizce bilmeyenler olabilir. Olsun... İngilizce bilmeden hepinizi I love you diyerek Ferhan Şensoy'u da anmış olalım kendi çapımızda. Sirk kelimesi İngilizce'de "circus" olup, Latince'de daire anlamına gelen "circle"dan gelmiştir.
18. yüzyıla kadar cambazlık, ateş ve kılıç yutma gibi gösteriler sokaklarda halka, saraylarda ise asillere yapılıyormuş. Bugünkü modern sirklerin kurucusu olan Philip Astley, 1973'te kurduğu sirkinde ana gösterisini atlara binilerek oluşturmuştu. Atların daire etrafında döndüklerinde binicilerin at üzerinde daha rahat ayakta durduklarını bildiğinden, sirk çadırını da gösteri yerini de bir daire oluşturacak şekilde düzenledi.

Çinliler Aynı Anda Zıplarsa Nolur?

Yüzyıllardır süregelen bir mevzu bu... Her tırı vırı başlığında, her trivia şeysinde çıkar karşınıza; ama üzülmeyin, buna bir açıklık getirerek son noktayı koyuyorum.
Biliyoruz ki Çin'in çok kalabalık bir nüfusu var. İşte bu yüzden tüm zıpır soruların hedefi halindeler... Yok aynı anda zıplasalar deprem olur mu? Yok dünya yörüngesinden çıkar mı? Yok aynı anda denize girseler batıya doğru bir tusunami etkisi olur mu? Gerçi günümüzde her yaptıkları dünyada bir olay oluyor, osursalar Amerikalılar nem kapıyor falan... Korkmayın, hem bir dönem Türkiye'nin en seksi adamı seçilen Ahmet Mete Işıkara, nam-ı diğer Deprem Dede, ne dedi? "Depremi önceden bilmenin yolu yok!"
Çinliler ufak tefek insanlar. Ortalama 65 kg. olduklarını farzedersek ve Çin'in nüfusunu -1 milyarı geçti; ama neyse yuvarlak olması açısından (Okura Ödev #5: Çin'in nüfusu tamı tamına kaç?)- 1 milyar alırsak, hepsi 65 milyon ton yapar. Hepsi zıpladığında dünyaya bir itme kuvveti uygularlar. Bu arada havadaki 1 milyar Çinli ile de yer arasındaki çekme kuvveti de dünyayı bir miktar çeker. Zıt yönlere doğru çalışan bu kuvvetler birbirini dengelediğinden dünyayı itecek, çılgın atıp yörüngeden çıkartacak kadar bir güç oluşmaz. Sakin olun...
Bunları diyorum demesine de Çinliler sanırım bu yoldaki eğitimlere çoktan başlamış. Ufaklıktan yetiştiriyorlar elemanları daha sağlıklı zıplasınlar diye sanki:

Murphy Kanunları Nasıl Çıktı?

Bugün her işim ters gittiğinden ve Murphy Abi'yi fazlasıyla andığımdan günün sorusu olarak seçtim ve araştırdım. Her iş nasıl ele yapışır arkadaş? İnsaf yahu! Neyse...
Kaptan Murphy, 1949'da insan bedeninin en fazla ne kadar ivmeye dayanabileceğini bulmasını sağlaması gereken, US Air Force'un roket nakliye programı için mühendis olarak test alanında bulunuyordu. Çok pahalı olan bu deney sırasında denek üzerine 16 adet ölçüm cihazı bağlandı. Birisinin tüm cihazları yanlış bir yöntemle bağlaması, deneyin başarısız olmasına yol açtı. Bu deneyim Murphy'nin temel kanununu oluşturmasını sağladı.
Murphy Kanunları aslında şunu baz almış: "Eğer bir işi halletmek için birden fazla olasılık varsa ve bu olasılıklardan istenmeyen sonuçlar veya felaket doğuracaksa, kesinlikle bu olasılık gerçekleşecektir." Özetle ters gidebilecek her şey, ters gidecektir! ("You're gonna die in 7 days" dese bu kadar etkilenmezdim herhalde)
Bu laf -evet, burada alıntı yapıyorum; çünkü bu kafayla bu cümleyi ben kuramazdım- modern teknikte analitik ölçüt olarak hataları önleme stratejisi olarak kullanılır. Her ne kadar esprili mi esprili cümlelerle bu kanunlar listelenmişse de (Okura Ödev #3: Murphy Kanunları nelerdir?) büyük bir ciddiyet içerir. Aslen Finagle Kanunu olarak bilinen Murphy Kanunları şöyle de özetlenebilir: "Belirli bir gelişme herhangi bir yerde ortaya çıkmadıysa zaten bu durumda mümkün değilmiş demektir." Yani bizdeki anlamıyla "kısmet değilmiş"...
Olasılık, gerçek sonuçların olası sonuçlara oranı diye tanımlanır. Bir olay süreç içerisinde gerçekleşmezse olasılığı sıfırdır. Öz Türkçe ile imkansızdır; fakat Murphy Abim olaya tam tersinden yaklaşmış ve "Bir olay mümkünse gerçekleşir" demiş.
Murphy Kanunları'na kafa tutacak yasa yok mu? Olmaz olur mu? Yhprum Kanunu! (tersten okunuşu Murphy ediyor, hani fark etmemiş olanlarınız için dedim) (Okura Ödev #4: Yhprum Kanunu gerçekten var mı? Yoksa yazarınız burada size fake mi atıyor? Hadi bakalım...)

2 Mart 2009 Pazartesi

Yağmurda Koşan Neden Daha Çok Islanır?

Yağmur yağarken koşanların daha çok ıslanacağını ileri süren, insanı yağmurda salına salına dolaşmaya iten bir görüş ile hiçbir şey fark etmeyeceğini iddia eden bir başka görüş şehir efsanesi gibi ortalıkta dolanıyor.
Hiçbir şey değişmeyeceğini söyleyenlerin görüşlerine göre, vücudumuzun dikdörtgen olduğunu ve yağmur damlalarının yere dik düştüğünü farz edelim. İster 100 metreci gibi hızlı koşun, isterseniz sallanarak yürüyün bir şey farketmez. Hızınıza bağlı olmadan vücudunuza düşen yağmur tanesi sayısı aynıdır. Koştukça ön tarafınıza 1 sn'de daha çok yağmur tanesi isabet edecektir; ama süre kısaldığından toplam sayı ve sonuç değişmeyecektir.
"Yağmurda yürüyün" diyenler ise koşma durumunda yağmur damlalarının aynı sürede daha çok sayıda birikeceğini ve buharlaşmaları için daha az zaman olduğundan üzerimizin daha ıslak olacağını, areodinamik tesirleri (Okura Ödev#2: İkidir areodinamik diyorum. Areodinamik bilimi nedir?) hesaba katarak, düz yürürken üzerimize düşmeyecek düşey damlaların, koşarsak karşıdan gelecekleri için temas edeceklerini, yürürken başımıza düşen damla sayısının koştuğumuz sırada düşenden daha fazla olamayacağını ileri sürerek "ahmak ıslatan" diye tabir edilen yağışlarda yürümeyi öneriyorlar.
"Koşunuz!" görüşüne göre ise, yağmurda koşmakla yürümek arasında, vücudumuza düşen yağmur tanesi miktarı açısından bir fark olmayabilir; ama önemli olan başımıza düşen miktardır. Bu nedenle koşarsak süre kısalır ve başımıza düşen yağmur miktarı azalır.
Uzun mesafelerde hiç şansınız yok, koşabildiğiniz kadar koşun; ama en doğrusu yağmur geçene kadar kapalı bir yerde takılın.
Ha tabii bu arada aramızda yağmurda dolaşmaktan hoşlananlar yok değil...