14 Eylül 2009 Pazartesi

Piranalar

Güney Amerika'da, genellikle küçük balıklar, çalı karidesleri, leş ya da böceklerle beslenen 30 piranha türü yaşıyor. Ve bunların içinde sıcak kanlı canlıları görmezden gelemeyenlerin sayısı ancak bir elin parmakları kadar, kırmızı ve siyah piranhaların (en tehlikeli olarak bilinen türler) bulunduğu çok az bir bölüm.

Amazon Nehri'nin yan kolları 30'a yakın piranha türünün de anavatanı. Bu türlerin arasında dört tanesi, kuraklık baş gösterdiğinde sıcak kanlı canlılara da saldırabiliyor. Yağmur mevsimlerinde yeterli besin olduğu için balıklar da sakin oluyorlar. Bu dönemlerde Kızılderili çocuklar da hiç korkmadan piranhalarla dolu ırmakta eğlenebiliyorlar.

Pirana saldırısında önemli olan onun büyüklüğü değil, dişleri. Piranın dişleri yaklaşık 4 mm uzunluğunda, fakat jilet gibi keskin ve tüm çene mekanizması etkili bir koparma için tasarlanmış. Güçlü kaslara bağlı alt ve üst çenesinde sıralanmış olan ustura gibi dişler ağız kapandığında birbirlerine sıkıca kenetleniyor. Böylece pirana kendinden çok daha iri olan avından büyük parçalar koparabiliyor.

Piranaların bir ineği kemiğine kadar bu kadar çabuk soymalarının nedeni birkaç faktöre bağlı. İlki, piranalar çiğnemez. Isırdıkları zaman, etten büyük bir parçayı çiğnemeden doğrudan karınlarına gönderiyorlar. Diğeri ise, bu görevi yüzlerce pirana başarılı bir şekilde yerine getiriyor. Piranalar, çok uzman takım yiyicileridir. Piranalar etraflarında çok hızlı döndükleri için suda kaynıyormuş gibi fokurdama görüntüsü oluşuyor. Beslenme çılgınlığı boyunca piranalar sürekli olarak pozisyon değiştiriyorlar.

Diğer önemli faktör, piranalar büyük bir hayvanı dakikalar içinde yediğinde özel şartlarla yapmak zorundalar. Beslenme çılgınlığı piranalar aç kaldıklarında oluyor. Bu onların günlük olayı değil.

10 Eylül 2009 Perşembe

tirivea

bkz::boşa takmış giden reklam
:D
Avea - İBB
by AveaHaber

25 Ağustos 2009 Salı

Mutfak Eşyası Almaya Son!

George Egg abimiz otel otel gezerek "otellerde nasıl az para harcanıp güzel yemek yenir"e kendini adamış biri. Soyadı kadar manidar olan bu güzide şahsiyet Hotel Survivor adı altında çeşitli menüler hazırlıyor.
Her ne kadar tırı vırı bilgi içermese de bu post, görsel ve içerik olarak epey tırı vırı. Yani bence en azından... Söylenmeyin de izleyin işte!

22 Temmuz 2009 Çarşamba

20 Yaş Dişi, Çekti Fişimi

Ne kadar sancılıyım bu aralar anlatamam! Koskoca adam olduk, eşek kadar adam olduk 20'likler sapıttı, azıttı, bir haller oldu kendilerine.
Görenler korkmasın! Bu benim ağzımın röntgeni değil, sadece bir yerden arak...
20'liklerin neden bu kadar anlamsız yaşlarda çıktığını biraz araştırmak istedim. Aha da çıkan sonuç:
Yabancıların “akıl dişi” de dedikleri 20 yaş dişleri geç çıktıkları gibi, çoğu kez problem de yaratırlar ve diş hekimlerince derhal çekilmeleri önerilir. Aslında çiğnemede pek fonksiyonu da olmayan bu dişler bize henüz yiyeceği pişirerek yemeyi keşfedemeyen atalarımızın mirasıdır. Onların çiğ yiyecekleri yemek için daha kuvvetli bir çeneye ve dişlere ihtiyaçları vardı.

Zaten diğer bütün dişlerimiz de aynı anda çıkmaz. Önce süt dişleri çıkar. Onlar döküldükten sonra ön dişler ve köpek dişleri çıkar sonra da azı dişleri. 20 yaş dişleri bu sırayı biraz gecikerek takip eder. Bütün bu olaylar olurken de çenemiz gelişmeye devam eder, ancak 20 yaşını geçtikten sonra yirmi yaş dişlerine çene kemiğimizde yer açılır.

İnsanlık geliştikçe yirmi yaş dişine de çenemizde o kadar az yer kalıyor, yani insanın evriminde çene gittikçe küçülüyor. Bu nedenle bazı insanlarda bu dişler hiç çıkmadan gömülü olarak kalabiliyor. Yerine tam oturamadığından çürüyebiliyor, iltihap yapabiliyor. Bir fonksiyonu olmadığından da diş hekimleri çekip almayı tercih ediyorlar.

Görevleri sadece çiğnemek olmasına rağmen dişlerimizin içinde sinirler de vardır. Bu sinirler dişlerimizle ilgili acı, ağrı ve ısıyı beynimize iletirler. Yani dişimiz çürürse sinir bir problem olduğu konusunda beynimizi ikaz eder ama nedense bu ikazı diş çürüdükten, iş işten geçtikten sonra yapar, diş hekimleri de o dişi kurtarmak için önce sinirini alırlar.

14 Temmuz 2009 Salı

Konuşma Aşkına!

Anlamadım, galiba her yer bu reklam ile çalkalanmaya başladı bugün, ki haklılar... Avea'nın yeni reklamında Melis Birkan ve Ozan Güven olunca herkes kitledi kaldı. Ben de Melis Birkan'ın güzelliğine kitlendim açıkçası. Avea bu reklam filmiyle hanımları ve beyleri nasıl ekran başına çekip kendilerini izlettireceklerini iyi bilmiş. Tebrik ediyor video ile baş başa bırakıyorum...

7 Temmuz 2009 Salı

Suda Nefes Almak


Nefes alıp vermemizin amacı vücudumuzun oksijen ihtiyacını karşılamaktır. Oksijen vücudumuzun yakıtının yani gıdaların ve yiyeceklerin yakılmasında kullanılır. Nefes alırken ciğerlere alınan havada oksijen miktarı yüzde 21, dışarı verilende ise %16′dır.

Elementlerin ilginç bir kimyasal özellikleri vardır. İki veya daha fazla element bir araya gelip kimyasal bir reaksiyona girdiklerinde, ortaya, onu meydana getiren elementlere benzemeyen yeni bileşimler çıkar. Aynı elementlerin değişik kombinasyonlarla meydana getirdikleri değişik bileşenlerin birbirleri ile alakaları yoktur, her yönden çok farklıdırlar.

Aynı şekilde hidrojen ve oksijenden oluşmuş su da farklı özellikler taşır ve içindeki oksijen artık bizim ciğerlerimizde kullanabileceğimiz şekilde değildir. Zaten balıklar da suyun yapısındaki oksijeni kullanmazlar. Onların suyun altında soludukları oksijen, suda çözülmüş, gaz halindeki oksijendir. Bu oksijenin sudaki çözülmüş şekli, bira, soda ve kola gibi içeceklerin içindeki, kapağı açınca kabarcıklar halinde dışarı çıkan karbondioksite benzer.

Balıklar sudaki çözülmüş oksijeni solungaçları vasıtasıyla alırlar. Aslında bu iş balıklar için kolay değildir ama soğukkanlı hayvanlar olduklarından oksijen ihtiyaçları da pek fazla değildir. Balina gibi sıcakkanlı hayvanlar ise oksijeni insanlar gibi havadan alırlar çünkü onlar için solungaçlar yoluyla sudan oksijeni yeterli miktarda temin edebilmek imkansızdır.

Suyun içindeki oksijen miktarı az olduğundan ciğerlerimizin yüzey alanları yeterli oksijeni alacak kadar geniş değillerdir. Yoksa ciğerler sıvıların içindeki oksijeni alabilecek özelliktedirler. Örneğin, içinde zengin miktarda çözülmüş oksijen bulunan flora karbon adlı sıvının içindeki oksijeni rahatlıkla alabilirler.

Sonuç olarak su, oksijenden meydana gelmiş olsa bile 2 adet hidrojenle yaptığı bağlantıdan dolayı içinden oksijeni çıkartıp almak ve solumak mümkün değildir. Balıklar gibi yapıp içinde çözülmüş halde bulunan oksijeni almaya kalkınca da bunun miktarı vücudumuzun ihtiyacını karşılamıyor. Yani asıl sorun, biten çoğu ilişki sonunda söylenen söz olan "sorun sende değil, bende" tadında, ciğerlerimizde değil suyun kendisinde!

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Avea ile Hayatın 3G Hallerini Öğrendik

Bünyeyi verdik tatile 29 Haziran itibariyle. Antalya'nın keyfini çıkarttık doya doya. Elbette özel hayata dair fotoğrafları buradan göstermeyeceğim. Yoo yoo, daha neler!
Yalnız enteresan olan şey Antalya Beach Park'ta rastladığımız Avea hadisesiydi. 30 Temmuz'da cep telefonlarımıza ve hayatımıza 3G girecek biliyorsunuz. Avea'cılar da boş durmamışlar şehir şehir gezip 3G nedir, yenilir, yutulur mu, ne yapılır, ne yapılmazı vatandaşıma öğretmek amaçlı görevlilerini salıvermiş Türkiye'nin çeşitli yerlerine.
Siz de denk gelirseniz gidin görün derim... Ben de iyiden iyiye Avea partizanı oldum ha...=))

2 Temmuz 2009 Perşembe

Duyamadım, Roko Yiyordum?!

Tırı vırı bilgilerle donattığım bloguma işte bir yenisi daha! Dırıt dırıt!!!
Dondurma markalarından Roko'nun yaptığı sitesini söyleyeceğim size... Gerçekten tırı vırı! Yok ismim kaç Roko edermiş, yok hayallerim kaç roko edermiş... Bir de Cem Uzan tribinde (hatırlarsanız benzin 1 TL olacak gibi bir cümle sarfetmişti beni benden alan) 1 Roko = 1 TL demişler... Devrim Kabataş yazdım merakımdan 52,35 Roko çıktı iyi mi! Ulan bir kere de şansım dönsün zaten İstiklal'in ortasında tek başıma timsah yürüyüşü yapacağım!
Gidin bakın madem siz de: [Roko]

30 Haziran 2009 Salı

MJ


Durumla ilgili herhangi bir şey yazmıyorum üzüldüğümü, hatta epey üzüldüğümü belirtmek haricinde...
Last Fm'den aldığım yukarıdaki grafikle ki bu grafik Michael Jackson'ın öldüğü haberinden hemen sonra kaydedilmiş, ne kadar ne biçim vefalı olduğumuzu göstermek istedim.

11 Haziran 2009 Perşembe

Doğum Günü Şeysi


Geçen gün, geçen gün dedimse geçtiğimiz pazartesi doğum günümdü... Normalde doğum gününü kutlamayan adamın doğum gününü hem işte hem de evini basarak kutlayan canlarım varken nasıl yaşlanırım olm ben...



13 Mayıs 2009 Çarşamba

Parmak Boyu Saldırganlığı Belirliyor

Kanadalı bilim adamlarının işi yok gücü yok oturup erkeklerin ne kadar saldırgan olduklarını parmaklarının uzunluğuna bakarak belirlemenin mümkün olup olmadığını araştırmışlar.

Alberta Üniversitesi uzmanlarına göre yüzük parmağı işaret parmağına göre ne kadar kısaysa, kişinin fevri olması, şiddete eğilim göstermesi ihtimali o kadar artıyor. 300 kişinin parmaklarını inceleyen uzmanlar, bulgularının sadece fiziksel şiddeti kapsadığının sözlü çıkışlar ya da aksi tavırlar için bir gösterge oluşturmadığının altını çiziyor. Biyolojik Psikoloji Dergisi’nde yayımlanan araştırmaya göre, bu olayın temelinde ana rahminde ne kadar testosteron hormonu bulunduğu yatıyor. Aslında parmakların uzunluğunun, bebeğin maruz kaldığı testosteron hormonu miktarıyla ilişkili olduğu uzun süredir biliniyordu.

En alt boğumdan itibaren ölçüldüğünde kadınlarda bu 2 parmak hemen hemen eşit uzunlukta. Erkeklerde ise genellikle yüzük parmağı işaret parmağından daha uzun. Bu konuda yapılan diğer çalışmalar ışığında, erkeklerde yüzük parmağının uzun ve ellerin simetrik olmasının doğurganlık göstergesi olduğu, kadınlar için de işaret parmağının uzun olmasının doğurganlık oranını gösterdiğini düşünülüyor.

Hepsi bir yana kendi içlerinde çelişen bilim adamları, parmak uzunlunun gereğinden fazla çıkarım yapmak için kullanılmaması gerektiği kanısında. “Örneğin iş başvurularında insanları parmaklarına göre sınıflandırmak doğru bir fikir olmaz” diyerek yan çizmişler "ya tutmazsa lan?!" tadında.

Aha! Şimdi de gördüm olm, parmaklarını inceliyorsun...

11 Mayıs 2009 Pazartesi

SansüreSansür | YAY! HAREKETİ

Ayar olup duruyordum YouTube'un, şuyun buyun sansürlenmesine, erişime engellenmesine. Nihayet bazı baba yiğitler işe el atmış ve toplu harekat başlatmışlar. Destek vermek hem de buna dahil olmak için ben de sabah görüp "Bu ne lan?!" diye irkilip ardından kahkahayı bastığım bu sticker'ı paylaşıyorum. Siz de bu yayma (Hayır, gevşeme manasında yayma demiyorum... Ulan ne ense yapmaya düşkün insanlarız be! :)) hareketine dahil olun!
[Sansüre Sansür]

27 Nisan 2009 Pazartesi

Sivrisinekler İnsanı Neden Isırır?

Yaza pek bir şey kalmadı. Hepimiz sivrisinek saldırılarına açığız demek oluyor bu. O yüzden bu konuda da bilinçlendirmek bana düştü...
İnsanların kanlarını emerek yaşayan sivrisinek türlerinin yalnız dişileri kan emer. Dişiler de insanların kanlarını kendi yumurtalarını üretebilmek için protein sağlayabilmek amacıyla emerler. Birçok cinste dişi sivrisinekler en azından ilk yumurtalarını kana ihtiyaç duymadan üretebilirler, fakat sonraki yumurtaları için kana ihtiyaçları vardır. Bulabildikleri her canlının kanını emerler, hatta deniz yüzeyine gelen balıklar bile ellerinden kurtulamaz. Erkekler çiçek özleri ile beslenirler. Yumurta üretme gibi bir dertleri olmadığından insanları sokmazlar.

Dişi sivrisinekler avlarının yerlerini duyargaları ve üç çift bacaklarındaki alıcılarla bulurlar. Alıcılar ile nem, ter ve ısı özelliklerini saptarlar. Sivrisineğin duyargaları bir santigradın binde biri kadar sıcaklık değişimlerini algılayabilecek kadar hassastır. Dişi sivrisinekler insanın nefes verirken çıkardığı karbondioksit bulutu içinde, ileri geri hareketler yaparak bu bilgileri değerlendirirler, avın yararlı olacağına karar verirlerse eyleme geçerler. Bazılarının ’sivrisinek bana dokunmaz’ demelerinin esas nedeni ter ve nefes kokularının, sivrisinek için cazip ve özendirici olmamasıdır.

Sivrisinek sanıldığı gibi içi delik ve sivri uçlu bir boruyu deriye sokarak kanı emmez. Sivrisinekte ağzın altındaki kesede iki tüp, iki de neşter olarak kullandığı testere ağızlı bıçak vardır. Önce bıçaklarla deride delik açar, sonra tüplerden biri ile tükürüklerini bu deliğin içine akıtır.

Bu tükürük insan kanının pıhtılaşmasını önler, böylece ikinci tüpü sokarak, sıvı kanı size fark ettirmeden kolayca emer. Eğer bir dakika içinde hala fark etmediyseniz, deposu kanınızla dolu olarak, kafayı bulmuş şekilde derinizden ayrılır.

Sivrisinekleri tahrik eden şey nefesinizdeki karbondioksit oranı ile derinizdeki ısı ve nem oranı olduğundan, özellikle geceleri sivrisinek hücumlarını geçiştirebilmek için, çok sık nefes alışverişi gerektirecek fiziksel hareketler yapmamanız (Şşş evladım! Sevişmeyin demiyoruz elbette :)), teninizi serin ve kuru tutmanız gerektiğini unutmayın.


20 Nisan 2009 Pazartesi

Google Analytics'ten İnciler

Bu seferki post bambaşka olacak, güvenin bana...
Normalde sadece tırı vırı bilgilerle donatmayı planladığım blogumu arada bir rayından çıkarıp şenlendirmeyi planlıyorum gerek Google Analytics sayesinde, gerekse başka türlü...
Dün gece Google Analytics'ten ne gibi keywordlerle aranıp bloguma ulaşıldığıma baktığımda aklım hayalim şaştı. İnanmazsınız şimdi bana diye de screen shot'ımı çakıyorum hemen sağ üst köşeme... Ve işte karşınızda Google Analytics'ten keyword incileri:
  • 2009 öpüşmeleri ("And the best kiss oscar goes to....")
  • Alkollü içki içmek ile ilgili müzik (alkollü içki içmek?!?!)
  • Evlenince deprem olur mu (ahahah olayı farklı algılamış arkadaş galiba)
  • Filtrelenmemiş seks videoları (ben de sanıyorum okuyucularım aklı başında, uslu tipler! Allahım ben bu keyword'ü haketmek için naptım!)
  • Gençlerin öpüşmesi (tahminimce orta yaşlı biri bakmış)
  • İlk dudaktan öpme sanatı (ilk dudak?!)
  • Japonların öpüşmesi (Niye illa Japonlar?!)
  • Tüm Çinliler zıplarsa dünya yörüngesinden çıkar mı? (Korku dolu, titrek ellerle yazmıştır eminim bunu hahah)
  • Çin öpüşmeleri
  • Zerafet öğreten siteler (En çok da buna şaşırdım! Zerafet? Ben? İlahi Google! Beni buna layık gördüğün için teşekkürler)
  • Yağmurda koşan neden ıslanır (Nutkum tutuldu! Nasıl bir zekadır tanrım!)

17 Nisan 2009 Cuma

Kendi Sesimizi Duyunca Neden Garipseriz?

Evet, telesekretere konuşamayanlardanım belki Teoman'ın dediği gibi... En az sizin kadar kendi sesimi duyunca garipsiyorum gerek telesekreterde, gerek kamera kayıtlarında (Yanlış anlaşılmasın medyada yer almıyorum. Alsam burda işim ne lan?!) gerek orda, gerek burda...
Konuya açıklık getirmek adına araştırma yaptım. İnsan teybe kaydedilmiş kendi sesini dinlerken hayli şaşırır. Hatta o sesin kendisine ait olmadığını bile söyleyebilir. Halbuki bir başkasının sesi teypten dinlenirken normal konuşma sesi ile bir fark duyulmaz. Ses, havada gözle görülmeyen dalgalar halinde yayılır. Bu dalgalar kulağımıza girip orta kulağımızdaki kemikleri titreştirdiklerinde beyne giden sinyaller vasıtasıyla o sesi duymuş oluruz. İnsanın kendi sesi kendisi için özeldir. Sizin dışınızdaki herkes sesinizi sizin duyduğunuzdan daha farklı duyarlar; çünkü onlar sizin ağzınızdan çıkıp, havada ilerleyip kulaklarına gelen sesi duyarlar ama siz kendi sesinizi 2 farklı yoldan işitirsiniz. Bir taraftan ağzınızdan çıkan ses havada yol alıp, diğer insanlara ulaştığı gibi kendi kulağınıza ulaşır. Diğer taraftan da başın içinden, kemiklerden, kaslardan geçerek içerden kulaklarınıza ulaşır. Beyin bu iki farklı yerden gelen bilgileri birleştirir ve siz kendi sesinizi duyarsınız. İnsanın başı içinde kemikler, kaslar, sinüsler, beyin ve çeşitli salgılar vardır. Bunların kimi sert, kimi yumuşak, kimi de sıvıdır. Bunların her birinin sesi geçiriş özelliği farklıdır. Kafa içindeki iletişimde genel olarak sesin düşük frekanslı kısımları kuvvetlenir. Bu nedenle sesiniz kendinize başkasının duyduğundan daha farklı tonda gelir. Teypteki sesiniz ise kulaklarınıza diğer insanlara ulaştığı gibi havadan ulaşır. Aslında o sizin, herkesin tanıdığı hakiki sesinizdir; ama size yabancı gelir. Kafanızın içinden gelen sesi daha iyi duyabilmek için iki kulağınızı sıkı sıkıya kapatın ve konuşun. Duyduğunuz ses aşina olduğunuz sesinizin kafanızın içinden geçip gelen kısmıdır.
Gördüm ulan! İşaret parmaklarını kulaklarına bastırıp "ooo sooleee miyooo" diye haykırdın! Hahahha

14 Nisan 2009 Salı

Türkiye'nin Sinir Haritası

İşte bir Türkiye gerçeği! Ne kadar sinirliyiz?
Bir internet sitesinde 22 bin üyesiyle bir test gerçekleştirilmiş. 15 sorudan oluşan test "Ne kadar sinirlisiniz?" başlığını taşıyormuş. Buna göre en sinirli il Sivas, en sakin il Tekirdağ çıkmış. En sinirli yaş grubu 18 ve altı. 36'dan sonra bünye iyice sakinleşiyor.
Erkekler kadınlardan daha sinirli ama duygularını uçlarda yaşayan kadınların da tersi pek fena. Testi çözen her yüz Sivaslı'nın 64'ü, teste "asabi" yanıtlar vermiş. Sabah alarmı yüzünden telefonunu yere çalanlar da, üzerine su sıçratan arabaya küfür edenler de en çok Sivas'tan çıkıyor. Sivas'ı %50 ile Aydın, %43 ile Çanakkale %30 ile Balıkesir, %29 ile İzmir takip ediyor. Sakinlik birincisi yüz kişiden 61'inin verdiği ılımlı cevaplarla Tekirdağ! Tekirdağlılar, eşşek şakalarını "nispeten" hoş karşılıyor; yüksek sesle müzik dinleyen komşularıyla kavga etmek bir kenara, sevdikleri şarkının çıkmasını bekliyor. Tekirdağ'ı %60 ile Samsun, %56 ile Eskişehir, %53 ile Hatay, %52 ile Ankara takip ediyor. Testi çözen her 100 İstanbullu'dan 31'i asabi yanıtlar verirken, İzmirliler'in % 29'unun, Ankaralılar'ın ise % 25'inin sinirli olduğu göze çarptı.
Teste göre erkekler yüzde 3'lük farkla kadınlardan daha sinirli. Testi çözen her 100 kadından 50'sinin sakin mizaçlı olduğu göze çarpıyor. Teste göre ya çok sinirli ya da çok sakin olmaya meyilli olan kadınlar sinir konusunda da uçlarda yer alıyor. Ortalama sinir sahibi kadına pek rastlanmıyor. İnsanlar yaşlandıkça sakinleşiyor. 18 ve altı yaş grubu en sinirli. Onları % 30 ile 19-25 yaş, % 27 ile 26-35 yaş ve % 22 ile 36 üstü yaş grubu izliyor...

12 Nisan 2009 Pazar

Beynin Gigabyte Cinsinden Kapasitesi Nedir?

Bu soruyu insan beyninin bir bilgisayar gibi olduğunu farzedersek cevaplayabiliriz. Mesela, eğer her bir nöron 1 bit bilgi tutabiliyorsa, beynimiz 4 terabyte'lık bilgi tutabilirdi, ki bu da 4000 Gigabyte'a tekabül ediyor. Fakat her nöronun 1 bit'ten faha fazla bilgi tuttuğunu düşünürsek, sinapsislerin seviyesi kadar bilgi tutulabilir. Nöron başına aşağı yukaru 50.000 sinapsis düşer. Bu bilgiye dayanarak da beynin kapasitesi 500 terabyte ve belki daha fazla olabilir.
Elbette bunlar yanıltıcı cevaplar olabilir; çünkü insan beyni standart bir bilgisayar gibi değil.
Hadi yırttınız, bu kez okura ödev vermiyorum :)

3 Saniyelik Hafızaya Sahip Olan Şey Nedir?

Yeni başlayanlar için söyleyelim: Japon balığı değil!
Yaygın kanının aksine, bir Japon balığının hafızası birkaç saniyelik değildir. 2003 yılında Plymouth Üniversitesi'ndeki Psikoloji Okulunca yapılan bir araştırma hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde, Japon balığının en az 3 aylık hafızaya sahip olduğunu ve değişik şekilleri, renkleri ve sesleri ayırt edebildiğini gösterdi. Japon balıkları, karşılığında yiyecek kazanmak üzere bir manivelayı hareket ettirmek için eğitildiler; manivela günde yalnız 1 saat işleyecek şekilde ayarlandığında Japon balığı onu doğru zamanda harekete geçirmesini çok geçmeden öğrendi. Bir dizi benzer çalışma, çiftlik balıklarının algılanabilir bir işarete karşılık olarak belirli zamanlarda ve yerlerde beslenmek üzere kolaylıkla eğitilebildiğini gösterdi.
Şu noktada başlıktaki soruya geri dönüyoruz... Her zaman size bir şeyleri öğretecek değilim. Benim de araştırıp bulamadığım şeyler var elbet. (Okura Ödev #7: 3 saniyelik hafızaya sahip olan şey nedir?)

9 Nisan 2009 Perşembe

Devrim Twitter'a "Varım!" Diyor!

Bayanlar, baylar! "Zaman sana uymuyorsa sen zamana uy" mottosunu benimseyerek Twitter çılgınlığına bugün itibariyle ben de dahil oldum. Gün içinde spammer gibi birer cümlelik Tırı Vırı Şeylerimle karşınızda olacağım.
Böyle alalım sizi: [böyle]

4 Nisan 2009 Cumartesi

Öpüşme Tarihi, Sanatı, Adına Her Ne Diyorsanız...

Tarihçiler aslında çok da bir şey bilmiyorlarmış bu öpüşmenin tarihi hakkında. Görünüşe göre M.Ö 1500 yılları civarında Hindistan'da yazılmış olan Vendic Sanskritleri'nde insanların öpüşmeleri tarif edilmeye başlanmış. Tabii bu, bu tarihten önce kimsenin öpüşmediği veya Hintlilerin ilk öpüşenler olduğunu göstermez değil mi bilinçli okuyucum, okuduğumuzu anladık mı cevap verenim? Belki de ressamlar ve yazarlar sanat ve literatürde işlemek açısından öpüşmenin çok özel olduğunu düşünüyorlardı kim bilir?
Yazılarda ilk bahsi geçmesinden sonra öpüşmenin birkaç yüz yıl daha pek fazla geçmemiş sanat ve literatürde. Hintli epik şiir "Mahabharata"'da tutkunun simgesi olarak dudaktan öpüşmeyi tarif edilmiş. Biliyorum bu noktada hepinizin aklına aynı şey geliyor. Ben de tam oraya parmak ata, ayh basacaktım :) Gene Hint orijinli yazı olarak "Vatsyayana Kamasutram", hepimizin bildiği ismi ile "Kama Sutra" da öpüşmenin değişik hallerini (!) tarif ediyor.
M.S 6. yüzyılda öpüşmenin öğrenilen bir davranış olduğuna inanan antropolojistler, Yunanlıların öpüşmeden Büyük İskender'in M.Ö 326'da Hindistan'ı ele geçirmesiyle haberdar olduklarını farzediyorlar.
Batıya gelirsek... Roma İmparatorluğu günlerine kadar pek bir kayıt yok öpüşmeye dair. Romalılar arkadaş ve aile bireylerini selamlamak için öpüşüyorlardı. Vatandaşlar ise hükümdarlarının ellerini öperlerdi. Ve tabii doğal olarak da romantik partnerleriyle (Nasıl bir tabir uydurdum! Romalılar kovalasın beni!) öpüşüyorlardı. Hatta Romalılar öpüşmeyi 3 kategoriye ayırmışlar:
- Osculum: Yanaktan öpüşme
- Basium: Dudaktan öpüşme
- Savolium: Derin derin öpüşme
Daha sonra Romalılar bugünlere kadar gelen birkaç öpüşme adetlerine başladılar. Eski Roma'da çiftler bir grup insan önünde çok tutkulu öpüşünce nişanlanmış oluyorlardı. Bu durum herhalde modern çiftlerin nikah kıyılınca öpüşmelerine bir neden. Gene Eski Roma'da politik seferberliğin bir parçası olarak öpüşmeyi kullanıyorlardı.
Hristiyan kiliselerinde öpüşmenin de bir rolü vardı. Hristiyanlar genelde birbirlerini selamlarken yukarıda dediğim osculum ile veya kutsal öpücük kullanırlarmış. Bu adete göre, öpüşen 2 insan arasında kutsal öpücük sonucu ruh transferi olurmuş. Birçok araştırmacı bu öpücüğün amacının kilise üyelerinin arasındaki bağları kurmak ve topluluğu kuvvetlendirmek olduğuna inanıyor.
1528'e kadar kutsal öpücük Katolik kitlesinin bir parçasıydı. Her ne kadar bazı dinler kutsal öpücüğü kapsasa da öpüşmek batı kültüründe daha yaygın olarak yerini koruyor. Bugünlerde insanlar birbirlerini birçok neden için öpebiliyor. Tabii her öpüşme iyi şeyler olduğu zaman olmuyor. Romeo ve Juliet'te öpüşmenin iki yanlış insan arasında olduğunda tehlikeli ve ölümcül olduğunu gösterilmiş. Bazı halkbilimciler ve edebi kritikler ise yanlış insanı öpünce fiziksel ve duygusal tehlikelerin sembolü olarak vampirizmi örnek vermişler.
Dünyada birçok kültür öpüşüyor; ama öpüşmenin yeri ve zamanı konusunda değişik görüşler var. 1990'larda Japonya'da gençlerin öpüşmeleri ile ilgili makaleler yazılmış çizilmiş, ki Japon kültürüne göre öpüşmek private olması gereken bir aktivite.
Neyse, çok uzattık... Şimdi de biraz fiziksel etkilerinden bahsedeyim. Öpüştüğünüzde hormonlar ve nörotransmiterler vücut içinde cirit atarlar. Endorfinle birlikte örofi üretirler iyi bir öpüşme sırasında. Buna ek olarak, kalp atışları hızlanır, damarlar genişler. Böylelikle hiçbir şey yapmadan sadece ayakta durmanızdan daha fazla oksijen girer vücuda. Koku ve duygular arasında bir bağ var. Öpüştüğünüz kişiyi kokladığınız araştırmacılar tarafından kanıtlanmış bir şeydir, boşuna saklamayın. Ayrıca, öpeceğiniz kişiyi tercih etme konusunda ise vücudunuz da rol oynar. Araştırmalar, ah o gözü kör olası araştırmalar, diyor ki kadınlar kendininkilerinden farklı bağışıklık sistemi proteinlere sahip olan erkeklerle öpüşmeyi tercih ediyor. Buna paralel olarak da "Böyle farklı proteinleri bulmuşken çocuk yapalım" diyen çiftlerin daha sağlıklı dölleri oluyormuş. Bilimadamları da buna karşılık kadınların belki de bu proteinleri öpüşürken koklayabildiklerini ve de o kokladıkları şeyin partenerlerini çekici hale getirdiklerini söylüyor.
Yalnız unuttuğumuz bir şey var... Yeni bir öpüşme tipi türedi son zamanlarda: air kissing! Nişantaşı-Etiler civarında, sosyetik insanlar arasında pek bir yaygın. Hadi nasıl yapıldığına bir göz atalım da "eksik etek" demesinler sonra bizlere... (Okura not: Biliyoruz la eksik eteğin kadınlar için söylendiğini. Yemezler... Hadi bakiim)

30 Mart 2009 Pazartesi

Ruj Nasıl Üretilir?

Mini sınav zamanı!!! Kadınların çoğu tarafından günlük olarak yüzlerine kullandıkları, kurşun, inek beyni dokusu veya ezilmiş böcek kabukları içerebilen ürün nedir? (Aferin lan! Başlığa bakıp ne de güzel kopya çekiyorsun öyle!)
Ruj olduğunu tahmin edemezdiniz herhalde başlığa bakmasaydınız? İğrenç di mi? U.S Food and Drug Administration (FDA)'a göre endişelenmek için bir neden yok. Çok çok az miktarda kurşun kullanıldığından tehlike arz etmiyormuş. Deli dana mevzusundan sonra artık yaşlı ineklerin beyin dokuları kullanılmaz olmuş. Ayrıca da ezilmiş böcek kabukları ise tamamen güvenli olduğu açıklanmış.
Şu an itibariyle rujlara farklı bir gözle baktığınızı biliyorum; ama rujun temeline bakalım bir de... Kısaca rujlar tüp tüp balmumu, yağ, katkı maddeleri ve renk ile nemlendirici pigmentleri içerir. Ruj süren hanım kızlarımızın çoğu renk, dudakta nasıl durduğu ve ne kadar oldukları dışında hiçbir şey düşünmüyorlar. Markasına bağlı olarak 1 dolardan tutun da 100 dolara kadar (Bakın ne kadar enternasyonelim!) ruj bulunmakta. 18 karatlık altın ve pırlanta kaplı olmasından Guerlain marka ve $60.000'dan fazla olan ruj bile var!
Her ne kadar çeşit çeşit ruj ve çeşit çeşit renkleri olsa da rujların belli başlı malzemeleri var. Çantanızdaki rujun tepede liste olarak verdiğim malzemeler dışında içerebileceği bir sürü malzemesi var. Birçok kadın için makyaj yapmadan sadece ruj sürmek bile hayatlarını kurtarıyor. Hatta kendilerini rujsuz çıplak hissedenler bile var, ki bunlara anlam vermek imkansız. Biz erkeklerin her ne kadar baştan sona badana boya yapmış gibi makyaj yapmış hatunlara dibimiz düşse de her zaman doğal olanı, doğal güzel olanı severiz. Bu böyle biline...

24 Mart 2009 Salı

Nereden Çıktı Bu İngilizce'deki OK?

Arada bir "Geçmişte Bugün" içerikli sitelere giriyorum. Geçenlerde history.com'a girdim ve öğrendim ki İngilizce'deki "Ok" 170 yaşına girmiş. Ok biraz garip bir deyim. Tam olarak bir kelime değil, tam olarak bir cümle değil. Sadece 2 harfin yanyana gelmesiyle oluşmuş olmasına rağmen birçok anlama geliyor.
Eğer birisi size nasıl olduğunuzu sorarsa ("how you're doing?") "ok" cevabını yapıştırıveriyorsunuz. Nasıl ses tonuyla söylediğinize bağlı olarak değişen anlam taşıyıveriyor o an. Neşeli bir "ok" cevabı işlerin iyi gittiği gösterebilir. Buruk bir "ok" cevabı ise daha iyi olabileceğinizi ifade etmenizi sağlar. Hem soru hem de cevap niteliği taşıyabilir bu ok.
Soru: Biraz süt almak için markete gidiyorum, ok?
Cevap: Ok.
Herhalde İngilizce'de bu kadar verimli başka bir şey yoktur!
"Ok"in "oll correct"in kısaltması olduğunu ve ilk olarak Boston Morning Post gazetesinin 23 Mart 1839 basımında kullanıldığını öğrendim. "Oll correct" ise "all correct"in yanlış yazımıyış. Zaman içinde "all correct" "oll correct" olmuş ve kısaltılarak "ok" halini almış. Bir de bizim gençliğimize laf edilir "İnternet çıktı, chat icat edildi, Türkçe katliyamı oldu" diye! Demek ki neymiş? 1839'ların gençliği bugünkünden çok da farklı değilmiş... OK mi? OK!

23 Mart 2009 Pazartesi

Kediler Neden Mırıldar?

Halk arasında "makara çekmek" diye tabir edilen şeydir bu mırıldamak. Makara çekmek kedilerin bir nevi sosyal diyaloglarının repertuarı içinde yer alır. Bu ses, hava haraketlerinin diyaframlarının içine girerek büzülmesi sonucu çıkar. Enteresandır ki bu ses bazen çok çok hasta olan veya gergin olan kedilerde de duyulabilir; ama tipik olarak memnuniyetlerinin bir işaretidir. İlk olarak yavru kedilerin annelerinden süt emerken duyabilirsiniz.
Yetişkin ve evde bakılan kedilerde cinsel birleşme veya diğer sosyal durumlarda duyulabilir. Tıpkı köpeklerdeki gibi mırıldamak, başka kediler veya insanlara karşı tehdit içermeyen, yatıştırıcı bir sinyal olabilir.
İster inanın, ister inanmayın hali vakti yerinde, karnı tok sırtı pek kedilerimiz mutlu ve huzurluyken mırıldar.

19 Mart 2009 Perşembe

Röntgende İçimiz Nasıl Çıkıyor?


İyi soru...
Röntgenler derinizin içine doğru parlayan bir çeşit elektromagnetik ışınlardır. Işınlar vücut içindeki sert bir şeye veya bir kemiğe çarptığında gerisindeki fotoğrafik tablaya gösterim yapar. Doktorların içimizi görmeleri adına aslında süper aletlerdir röntgenler. Çok fiyakalı çıkabilirsiniz yani röntgenlerde şekil 1A :)

Kar Neden Beyaz?

"Her yerde kar var, kalbim senin bu gecee tralalala" şeklinde bir gün yaşıyoruz İstanbul'da... "Kar soğuğu var vallahi" diye diye karı çağırdık resmen. Bugünün anlamına yakışır bir bilgi daha vereyim öyleyse...
Parlak marshmallow renkli kar bizi parlak beyazı ile kör eder; çünkü beyaz ışığın ışınlarını yansıtır. karın kompleks yapısı ışığı emmektense kafes şeklindeki formunun içinden ışığın parlamasını önler.

Kar aslında birçok farklı renkte görülebilir. (Uslu çocuklar olursanız Şirinleri de görebilirsiniz di mi? Ya ya...) Kar yağışı sırasındaki hava kırmızı toz parçacıkları içeriyorsa kar, kırmızı görülebilir mesela. Toz parçacıkları arasında form almaya çalışan kar taneleri kırmızımsı renk alırlar. Kırmızı kar, havanın kırmızı toz parçalarıyla dolu Sahra Çölü'nden etkilenen Avrupa'nın bazı bölgelerinde görülebilir. Ayrıca belli başlı algler karı sarı, mor, turuncu, yeşil ve kırmızı renklerine boyar. Bazı insanlar da karı boyayan kırmızı alglerin aslında tadının kavuna benzediğini inanıyor ki bu tip insanlara akıl sır erdiremiyorum ben, şahsen, kendim...

18 Mart 2009 Çarşamba

Ağladığımızda Nasıl Oluyor Da Gözümüzden Gözyaşı Geliyor?

Vücudumuz tarafından üretilen kimyasal ve hormonllar içerdiği için gözyaşlarımız gözümüzden akar gider ağladığımızda.
Gergin olduğumuzda beynimiz ve vücudumuz aşırı tepki verir, bu kimyasalları ve hormonları üretmek için epey bir mesai harcar. Ağlamak aslında ihtiyacımız olmayan bu kimyasalları dışarı atmamıza yardımcı olur.
Bahsettiğimiz kimyasallar ve hormonlar vücudumuzu gözyaşı olarak terkederler. Gözyaşları aktıkça bu kimyasal ajanları geri çekerek üzüntümüzü veya stresimizi yatıştırırlar
İşte bu yüzdendir ki birçok insan ağladıktan sonda kendilerini daha sakin ve yepisyeni hisseder; çünkü üzüldüğümüzde, mutlu veya stresli olduğumuzda üretilmiş olan bu hormonlardan vücut "Ohh bea!" nidalarıyla kurtulmuştur.
Ağlamasına kıyamadığımız; ama öte yandan da bayıldığımız Chris Crocker'ı (Okura Ödev #6 : Chris Crocker kimdir?) tiye alan müthiş insan Seth Green'den Chris Crocker taklitli bir ağlama geliyor siz sevenler için:

17 Mart 2009 Salı

Kar Yağdığında Hava Neden Biraz Daha Isınır?

Kar sıcaklığıa neden olmaz; tam tersi bağıl ısıdır kara neden olan.
Çok soğuk havalarda, havanın içermesi gereken nem kapasitesi çok düşer. Suyun buharlaşmasıyla geriye kalan dondur. Aynı zamanda, buharlaşma azalır ve böylece havanın nemi düşük olarak kalır. Bu durumda kar şekil alamaz.
Daha sıcak havalar nemi doygunluk noktasına ulaşmadan önceye kadar tutabilir ve su buharı yoğunlaşmaya başlar. Yani, daha sıcak hava ılık alanlara doğru ilerlerken, sıcaklıktaki yükselmeyi hissetmekle kalmayız, fazla olan buhar da kar olarak şekillenip yağar.
Şimdi bu noktada bir de kar yağışının hemen ardından kar kesilip güneş açarsa "kar topluyor" geyiği var... Bu noktada ise konuyu blog dünyasında en iyi açıkladığını düşündüğüm bir yazarın bloguna yönlendiriyorum sizi...
Ve ayriyetten kar yağdığında Uludağlara'a gidip eller havaya yapan milletimize biraz zerafet öğretmek için çekiklerin memleketine yönleniyoruz:

Kendi Kendini Gıdıklayınca Neden Gıdıklanılmaz?

Dış ve iç olmak üzere beynimizi uyaran birçok uyarı vardır ve beynimiz bunları filtrelemeyi öğrenmiştir. Filtrelenmiş olanların en başında da bizim kendi kendimize yaptıklarımız gelir, ki mesela bir şeyler çiğnerken dilimizin hareketleri ile gıdıklanmayız.
Gıdıklandığınız zaman gülmeniz aslında gıdıklanma hissinin bize gönderdiği panik halinin bir çeşit tepkisidir. Herhalde arkanızda saklanıp sizi gıdıklayan insanın bunu yapmasını beklemiyordunuz değil mi? Bu, sanıyorum, mağara dönemindeki atalarımızın yırtıcıların varlığından haberdar olmaya karşı geliştirdiği bir defans mekanizması.
Kendi kendinizi gıdıklamaya çalıştığınız zaman tamamen kontrol sizdedir. Gergin olmaya ve dolayısıyla da tepki vermeye gerek yoktur.
Beynimizde beklenen uyarıcıları yok eden bölüm beyinciktir. Beyinciğini bulamayanlarınız için söylüyorum, beyincik beynin hemen altında karnabahar tribinde bir yapıdır. En basit olarak beynin diğer parçalarından alınan algısal sinyallerle birlikte hareketlerimizi kontrol eder.
Şimdi size hayatınızın sırrını veriyorum... Aslında kendinizi gıdıklamak mümkün!!! Tabii eğer beyinciğinizi kandırmayı başarırsanız... Araştırmalar gösteriyor ki elinizi hareket ettirmenizle gıdıklanmanız arasındaki 200 milisaniyelik gecikme sonucu tepki verebilirsiniz. Ha, ufak bir şeyi atlamışım... Bunu yapmanın tek bir yolu var: uzaktan kumanda!

3 Mart 2009 Salı

Sirk Çadırları Neden Daire Biçimindedir?

Aranızda İngilizce bilmeyenler olabilir. Olsun... İngilizce bilmeden hepinizi I love you diyerek Ferhan Şensoy'u da anmış olalım kendi çapımızda. Sirk kelimesi İngilizce'de "circus" olup, Latince'de daire anlamına gelen "circle"dan gelmiştir.
18. yüzyıla kadar cambazlık, ateş ve kılıç yutma gibi gösteriler sokaklarda halka, saraylarda ise asillere yapılıyormuş. Bugünkü modern sirklerin kurucusu olan Philip Astley, 1973'te kurduğu sirkinde ana gösterisini atlara binilerek oluşturmuştu. Atların daire etrafında döndüklerinde binicilerin at üzerinde daha rahat ayakta durduklarını bildiğinden, sirk çadırını da gösteri yerini de bir daire oluşturacak şekilde düzenledi.

Çinliler Aynı Anda Zıplarsa Nolur?

Yüzyıllardır süregelen bir mevzu bu... Her tırı vırı başlığında, her trivia şeysinde çıkar karşınıza; ama üzülmeyin, buna bir açıklık getirerek son noktayı koyuyorum.
Biliyoruz ki Çin'in çok kalabalık bir nüfusu var. İşte bu yüzden tüm zıpır soruların hedefi halindeler... Yok aynı anda zıplasalar deprem olur mu? Yok dünya yörüngesinden çıkar mı? Yok aynı anda denize girseler batıya doğru bir tusunami etkisi olur mu? Gerçi günümüzde her yaptıkları dünyada bir olay oluyor, osursalar Amerikalılar nem kapıyor falan... Korkmayın, hem bir dönem Türkiye'nin en seksi adamı seçilen Ahmet Mete Işıkara, nam-ı diğer Deprem Dede, ne dedi? "Depremi önceden bilmenin yolu yok!"
Çinliler ufak tefek insanlar. Ortalama 65 kg. olduklarını farzedersek ve Çin'in nüfusunu -1 milyarı geçti; ama neyse yuvarlak olması açısından (Okura Ödev #5: Çin'in nüfusu tamı tamına kaç?)- 1 milyar alırsak, hepsi 65 milyon ton yapar. Hepsi zıpladığında dünyaya bir itme kuvveti uygularlar. Bu arada havadaki 1 milyar Çinli ile de yer arasındaki çekme kuvveti de dünyayı bir miktar çeker. Zıt yönlere doğru çalışan bu kuvvetler birbirini dengelediğinden dünyayı itecek, çılgın atıp yörüngeden çıkartacak kadar bir güç oluşmaz. Sakin olun...
Bunları diyorum demesine de Çinliler sanırım bu yoldaki eğitimlere çoktan başlamış. Ufaklıktan yetiştiriyorlar elemanları daha sağlıklı zıplasınlar diye sanki:

Murphy Kanunları Nasıl Çıktı?

Bugün her işim ters gittiğinden ve Murphy Abi'yi fazlasıyla andığımdan günün sorusu olarak seçtim ve araştırdım. Her iş nasıl ele yapışır arkadaş? İnsaf yahu! Neyse...
Kaptan Murphy, 1949'da insan bedeninin en fazla ne kadar ivmeye dayanabileceğini bulmasını sağlaması gereken, US Air Force'un roket nakliye programı için mühendis olarak test alanında bulunuyordu. Çok pahalı olan bu deney sırasında denek üzerine 16 adet ölçüm cihazı bağlandı. Birisinin tüm cihazları yanlış bir yöntemle bağlaması, deneyin başarısız olmasına yol açtı. Bu deneyim Murphy'nin temel kanununu oluşturmasını sağladı.
Murphy Kanunları aslında şunu baz almış: "Eğer bir işi halletmek için birden fazla olasılık varsa ve bu olasılıklardan istenmeyen sonuçlar veya felaket doğuracaksa, kesinlikle bu olasılık gerçekleşecektir." Özetle ters gidebilecek her şey, ters gidecektir! ("You're gonna die in 7 days" dese bu kadar etkilenmezdim herhalde)
Bu laf -evet, burada alıntı yapıyorum; çünkü bu kafayla bu cümleyi ben kuramazdım- modern teknikte analitik ölçüt olarak hataları önleme stratejisi olarak kullanılır. Her ne kadar esprili mi esprili cümlelerle bu kanunlar listelenmişse de (Okura Ödev #3: Murphy Kanunları nelerdir?) büyük bir ciddiyet içerir. Aslen Finagle Kanunu olarak bilinen Murphy Kanunları şöyle de özetlenebilir: "Belirli bir gelişme herhangi bir yerde ortaya çıkmadıysa zaten bu durumda mümkün değilmiş demektir." Yani bizdeki anlamıyla "kısmet değilmiş"...
Olasılık, gerçek sonuçların olası sonuçlara oranı diye tanımlanır. Bir olay süreç içerisinde gerçekleşmezse olasılığı sıfırdır. Öz Türkçe ile imkansızdır; fakat Murphy Abim olaya tam tersinden yaklaşmış ve "Bir olay mümkünse gerçekleşir" demiş.
Murphy Kanunları'na kafa tutacak yasa yok mu? Olmaz olur mu? Yhprum Kanunu! (tersten okunuşu Murphy ediyor, hani fark etmemiş olanlarınız için dedim) (Okura Ödev #4: Yhprum Kanunu gerçekten var mı? Yoksa yazarınız burada size fake mi atıyor? Hadi bakalım...)

2 Mart 2009 Pazartesi

Yağmurda Koşan Neden Daha Çok Islanır?

Yağmur yağarken koşanların daha çok ıslanacağını ileri süren, insanı yağmurda salına salına dolaşmaya iten bir görüş ile hiçbir şey fark etmeyeceğini iddia eden bir başka görüş şehir efsanesi gibi ortalıkta dolanıyor.
Hiçbir şey değişmeyeceğini söyleyenlerin görüşlerine göre, vücudumuzun dikdörtgen olduğunu ve yağmur damlalarının yere dik düştüğünü farz edelim. İster 100 metreci gibi hızlı koşun, isterseniz sallanarak yürüyün bir şey farketmez. Hızınıza bağlı olmadan vücudunuza düşen yağmur tanesi sayısı aynıdır. Koştukça ön tarafınıza 1 sn'de daha çok yağmur tanesi isabet edecektir; ama süre kısaldığından toplam sayı ve sonuç değişmeyecektir.
"Yağmurda yürüyün" diyenler ise koşma durumunda yağmur damlalarının aynı sürede daha çok sayıda birikeceğini ve buharlaşmaları için daha az zaman olduğundan üzerimizin daha ıslak olacağını, areodinamik tesirleri (Okura Ödev#2: İkidir areodinamik diyorum. Areodinamik bilimi nedir?) hesaba katarak, düz yürürken üzerimize düşmeyecek düşey damlaların, koşarsak karşıdan gelecekleri için temas edeceklerini, yürürken başımıza düşen damla sayısının koştuğumuz sırada düşenden daha fazla olamayacağını ileri sürerek "ahmak ıslatan" diye tabir edilen yağışlarda yürümeyi öneriyorlar.
"Koşunuz!" görüşüne göre ise, yağmurda koşmakla yürümek arasında, vücudumuza düşen yağmur tanesi miktarı açısından bir fark olmayabilir; ama önemli olan başımıza düşen miktardır. Bu nedenle koşarsak süre kısalır ve başımıza düşen yağmur miktarı azalır.
Uzun mesafelerde hiç şansınız yok, koşabildiğiniz kadar koşun; ama en doğrusu yağmur geçene kadar kapalı bir yerde takılın.
Ha tabii bu arada aramızda yağmurda dolaşmaktan hoşlananlar yok değil...

27 Şubat 2009 Cuma

Golf Topunun Neden Çukurları Var?


Daha şirin görünsünler diye mi? Tabii ki hayır!
Doğru cevap: Çukurlar golf topunun gittiği mesafeyi maksimuma çıkarır. "Ders bitti, dağılabilirsiniz" diyeceğimi sanıyorsan yanılıyorsun ey okuyucu! Devam ediyoruz... Yüzeyi çukurlu toplar, düz yüzeylilere göre 4 kat daha uzağa gider.
Golfün ilk zamanları, düz yüzeyli toplar kullanılıyordu, taa ki yampiri topların daha uzak mesafeye gittiğini farkettikleri ana kadar. Aerodinamik bilimi bu çukurlu fenomeni anlatmaya yardımcı olur. Çukurlar, golf topunun sürüklenmesini önündeki hava basıncından ziyade arkasındaki hava basıncını yönlendirerek azaltırlar. Golf topunun arkasındaki hava basıncı ne kadar yüksek olursa topun o kadar uzağa gitmesine zorlar. Çukurlar, ana hava akımını golf topunun yüzeyine çok yakın getirerek basıncın düzeylerini değiştirir ve topun yüzeyinin yanında oluşan hava tabakasındaki türbülansı arttırır. Topun yakınındaki bu yüksek hızlı hava akımı topun arkasındaki basınç miktarını arttırır ve daha uzağa gitmesine neden olur.
Tabii golf oynamayı doğru düzgün bilmiyorsanız, topun çukurlu olup olmaması çok da bir şeyi değiştirmez:


Patlamış Mısır Nasıl Patlar?

Patlamış mısırın hikayesi 5000 yıl kadar önce çıkmış ortaya. Amerika yerlileri gıda olarak kullanılacak mısır ile içi su dolu patlayabilir mısırın arasındaki farkı biliyordı; ama çoğunuz bilmiyorsunuz işte lanet olsun!
1510'lu yıllarda Hernanda Cortes'in Aztekler'in dini ayinlerde ipe dizilmiş mısırları yediklerini görmesinden sonra Avrupa'ya getirilen ürünlerin içinde en ünlüleri tütün ve patlamış mısırdı. Patlamış mısırın gizemine gizem katan 2 şey var: mısır tanesinin içinin çok güzel bir ısı geçiş özelliği ve sağlam kabuğu.
Mısırı incelerseniz, göreceksiniz ki etrafında kalın ve su geçirmez bir kabuk var. Bunun altında 2 tabaka daha var. Tanenin bu iç kısmındaki moleküllerin sıralanış biçimi normal mısır tanelerine göre daha düzenlidir. Bu sayede ısı normal tanelere oranla neredeyse 2 katı hızla içine yayılabilir.
Kalın kabuk ısıtıldığında, tanenin içi hızlıca ısınır ve içindeki su, basınçlı bir su buharı oluşturur. Isınma süresince gittikçe artan bu basınç, sonunda kalın kabuğun adeta infilak ederek yırtılmasına yol açar. Tane ilk boyutundan yaklaşık 30 katı büyür, içi dışına çıkar ve yenilebilen kısmı oluşturur.
Mısır tanesinin ideal bir şekilde patlaması için, içinde min. %14 su olması gerek. Bu oranın altındaki oranlarda yine patlar; fakat kısmen açılarak istenen sonuç alınmaz. Böylece mısır içinizde patlar! :)
Ha bir de patlamış mısır için enteresan (şahsi kanaatimi sorarsanız gereksiz) bir alet üretmişler, buyursunlar.

Asansör Düşerken Zıplasak Nolur?

Bilmem nolur?! Şaka lan şaka...
Bindiğiniz asansör bozuldu ve saniyede 18 m hızla düşüyor. Siz de son saniyede yukarı zıplıyorsunuz. Yukarı zıplamanız da olsa olsa yaklaşık saniyede 4-5 m hızla olabilir. Yani siz gene saniyede 13-14 m hızla düşmeye devam ediyorsunuz.
İster saniyede 18 m isterse 13 m hızla yere düşün, sonuç farketmez. Öleceksiniz! Lütfen panik yapmayın, bu da en başta yaptığım sakil şakadan bi tanesiydi... Asansörü tek bir kablo tutmaz. Min. 5-6 kablo vardır ki bunların her biri tek başına asansörün ağırlığını taşıyabilir cinstendir. Felaket tellallığını seven birisi olalım... Kabloların hiçbiri asansörü tutamadı. Üzülmeyin, korkmayın... Asansörün bir de fren donanımı var. Hatta bazı asansör boşluklarında yaylı veya yağlı özel sistemler vardır (Öldürmeyen Allah öldürmez gibi).
Bu söylediğim sistemlerin hiçbirisi işe yaramadı diyelim. İçinizdeki Pollyanna'yı uyandırın ve diyin ki: "Hayatımda bi kere de olsa hiçbir katta durmadan direkt zemine iniyorum!"
Her ne kadar asansör düşmesi ile ilgili olmasa da beterin beteri var için:

26 Şubat 2009 Perşembe

Yüzük Neden Sol Ele Serçe Parmağın Komşusu Parmağa Takılır?

Geçenlerde Ahmet Çakar Abimiz'in yarışma programında soruldu buna paralel bi soru... Tırı vırı bilgiler içine dahil edilmesi gereken bi mevzu olduğunu düşünerek bilmeyenleri aydınlatmak istedim.
Evlenince insanların yüzük takmaları tee eski Mısır inançlarına dayanıyor. O devirde yaşayanlar dairenin ve halka şeklindeki her türlü cismin başlangıç ve bitiş noktaları olmamalarından ötürü sonsuzluğu temsil ettiklerine inanıyorlarmış. Yüzük de evliliğin sonsuza dek süreceğini simgeliyor.
Evlilik yüzüğünün sol eldeki serçe parmağımızın komşu parmağına takılmasının sebebi ise o zamanki tıbbın şimdikine göre çok geride kaldığından kıt kanaat keşfedilen insan anatomisine dair yanlış bilgilerden ötürüdür. O devirde dolaşım sistemimizdeki ana damarın sol elimizde bu parmaktan başlayıp kalbe gittiği zannediliyordu. Böylece bu parmağa takılan yüzükler evli çiftin kalben birbirine olan bağlılığını simgeliyordu. Her ne kadar artık hangi damarın nerden gelip nereye gittiği biliniyor olsa da adetlere bağlı olarak yaşıyoruz.

Bira Neden Sık İşetir?

Bilindiği gibi bira insanlığın en eski ve en favori içeceğidir. Her güzelin bi kusuru olduğu gibi biranın da var elbet. 2 bardağı bitirene kadar min. 2 kere tuvalete gitmek zorunda bırakır adamı muhabbetin en güzel yerinde. Neredeyse içilen bira kadarı tuvalete bırakılıp gidilir. (Resmen tuvalete harcıyoruz olm bira paralarını!)
Aslında bu sık tuvalet ziyaretlerinin sebebi biranın sıvı kısmı değil, tamamen antidiüretik (ADH) denilen bir hormon! Vücutta üretilen idrar miktarını ayarlarken kanımızdaki su miktarını da doğrudan etkiler bu ADH. Susuz kaldığımızda ADH, böbreklere sinyal gönderip idrar üretimini durdurur. Böylece su harcaması kesilerek kandaki su miktarı korunurken plazmadaki tuz miktarının yükselmesine de engel olur.
Vücudumuzdaki bu hormonu en çok etkileyen maddelerden biri de alkoldür. Bira çok içilince içindeki alkol miktarı ile ADH'den sinyal gelmez ve böbrekler fazla mesai yaparak vücuttaki suyu idrar haline getirir. Elbette biranın sıvı kısmının da buna katkısı vardır; ama aynı sürede aynı miktarda su tüketildiğinde bu kadar tuvalet ihtiyacı duyulmaz.
Aslında boku sadece biraya atmamak gerek tabii... Bu anlattığım durum tüm alkollü içkiler için geçerli çünkü. İçki içmenin sonuçlarından birisi de vücudun kurumasıdır. Buna karşı vücutta susama ile birlikte acıkma duygusu da ortaya çıkar. Bu yüzdendir ki onca bardağı yuvarladıktan sonra gece yarısı tırım tırım yemek yeme isteği oluşur. En olmadı sabah uyandığımızda baş arısı haricinde ağza damacana dayayarak su içmek istenir.
Olsun ya, biz tüm günahıyla, sevabıyla, eziyetiyle seviyoruz bu likiti. Şerefe efem...

Tırnaklar Nasıl Uzar?

Hayvanlar pençelerini toprağı kazımada, savunmada ve saldırıda kullandıkları için bunların sivri oldukları, insanların tırnaklarının ise geçirdikleri evrim sonucunda düzleştiği ileri sürülmüş. Tırnaklarımız parmaklarımızı mekanik dış tehlikelere karşı korurlar. Bu durumda özellikle el tırnaklarımız parmaklarımız için çok şey ifade eder.
El ve ayak tırnakları, deri altındaki tırnak diplerine çok yakın köklerinden çıkar. Bu noktada tırnak inceleşir ve yarım aya benzer bir şekilde beyaz rengini alır. Derideki yatakları ile irtibatı biten tırnaklar beyazlaşır ve kesilmeyi bekler. Halbüsü bu kısmın eşyaları tutmak, sivilce patlatmak, bi tarafımızı kaşımak gibi çok ciddi (!) işlevleri vardır.
Elimizdeki tırnakların ayaktakilerle arasındaki tek farkı daha hızlı (haftada ortalama 0.5-0.6 mm hızla) uzamalarıdır. Bu demek oluyor ki kesilmezlerse yılda 2.5-3 cm uzunluğuna ulaşırlar. (Deneysel bi insan olabilirsiniz, çılgın bi varlık olabilirsiniz; ama tırnaklarını hiç kesmemiş olan bu abla gibi olmayın rica edeceğim...) Ayak tırnaklarınınki ise el tırnaklarımızın hızının yaklaşık 1/4'i kadardır. Tırnakların uzama hızı yaşımız ile ters orantılıdır. Çok ileri yaşlarda bu hız neredeyse yarı yarıa düşer.
Psikolojik değişimlerimize de ayak uyduran tırnaklarımız, stresli zamanlarda, yüksek ateşte, zararlı içkiler alındığında çatlar, lekelenir, kalınlaşır/incelir. Yani, tırnaklarınızın gidişatına göre az çok sağlık durumunuz hakkında fikir sahibi olabilirsiniz...

25 Şubat 2009 Çarşamba

Giriş

Öhöm... Seee aa 1 2... Ses kontrol, tamam...
Sağ ayakla girin, en azından öyle söyler büyüklerimiz. Ben de bilmiyorum neden olduğunu; ama araştırabiliriz topluca (Okura Ödev #1: Neden "sağ ayak"? Bilgi her ne kadar paylaştıkça artan tatsa da kolay kolay edinilemez. Yok öyle hazıra konmak!).
Çok bilinmeyen, kuytuda kalmış, toplum içinde sadece ve sadece yeri geldiğinde alıntı yapacağınız (Herhangi bir muhabbet sırasında araştırmacı ruha ve bu tür "tırı vırı"; fakat enteresan bilgilere sahip çılgın bir bünyeye sahip olduğunuzu göstermek için buradan öğrendiklerinizi araya sıkıştırırsanız "Pff!" şeklindeki sıkılmış insan efektinden öteye tepki alamazsınız. Benden söylemesi...) bilgiler içerecek burası. Günlük hayatınızda sürekli kullanmaycaksınız belki; ama olur ya bir bilgi yarışmasına katılırsınız, buradan cevabını öğrendiğiniz bir soru çıkar, işte o zaman bana minnettar olabilirsiniz. Size kazandırdığım ödül için teşekkür babında önüme ödülün bir kısmını koyarsanız asla hayır demem :)